Bana iyi bak General - Ece TEMELKURAN - vartositesi.com

Bana iyi bak general!

Ece TEMELKURAN-ın milliyet gazetesindeki yazısından alıntıdır.
13 Eylül 2009 Pazar 12:43
12 Eylül darbesinin idam ettiği ve 25 yıl boyunca mezarı bulunamayan Veysel Güney üzerine Ethem Dinçer’in 6.9. 2009 tarihinde Radikal-2’de yayımlanmış ‘Beni hatırladın mı general?’ yazısına devam olarak...
Bana bak general! Yüzüme iyi bak! Çünkü general, benim çocuğum da bana benzeyecek. Aklında tut yüzümü.
Aklında tut, çünkü general, er ya da geç senin torunun, benim çocuklarımdan özür dileyecek. Sen torununa hesabını vermediğin cinayetleri miras bırakıyorsun.
Torunun senin gibi olmayacak general. Ama benim çocuğum aynı bana benzeyecek.  

Torunun general...
Senin torunun general, senin yaptıklarını benim yazdıklarımdan öğrenecek. Alman çocuklar Yahudilerden nasıl özür diliyorsa her gün, şimdi, senin torunun da, hiç işlemediği günahlar için, benim çocuklarımdan özür dileyecek. 
Bana iyi bak general! Sen bu memleketin ümüğüne çöktüğünde ben sekiz yaşındaydım. Bir sabaha karşı annem ağladı. Babamın yüzü ihtiyarlamıştı o sabah. Ben böyle bildim senin ne mal olduğunu. Ben o sabahı unutmam general. Kitaplar okudum, hikâyeler dinledim. Sen, suçlarınla başka bir ülke, günahlarınla başka bir insan yaratmak istedin. Ama bak işte, ben olmadım. Ben general, sana karşı kazanılmış bir zaferim. İşte burada yazıyorum. Bana iyi bak general! Çünkü bu memlekette benden çok var.

Zalimleri hecele...
Bana bak general! Sen darağaçlarını kurduğunda ve Kürtleri Diyarbakır Cezaevi’nde ‘Co’ adlı bir ite selam durdurduğunda ben, dokuz yaşındaydım. Sen yazdırmadın, konuşturmadın, senin gibilere memleketi suspus selam durdurdun, unutturdun. Ama şu işe bak ki general, ezberden sayabilirim hepinizin adını, soyadını. Bana iyi bak general! Çünkü benim çocuğum da bana benzeyecek. Tıpkı benim gibi olacak o da; okumayı zalimlerin adlarını heceleyerek sökecek. 

Böyle bir ülke...
Söylesene general, ben niye Commer’in ismini biliyorum? Co’yu neden bilmeliyim ben? Kaç kadına copla tecavüz edildiğini, insanların foseptik çukurlarında bekletildiğini, Mamak’ta başlarından aşağıya boşaltılan suyla ayakları buzlu zemine yapışmasın diye zıplayan çıplak adamları niye bilmeliyim? Bi’ deyiversene general, babasının çocuğuna tecavüze zorlandığını niye öğrenmeliydim? İdam sehpalarında adamların kendi taburelerine tekme attığı niye rüyama girmeliydi daha 16 yaşımdayken? Erdal Eren’in yüzü niye aklına kazınsın bir çocuğun daha 10 yaşında? Bütün bunlar olmamış gibi yapan bir ülkede yalan söylememeyi öğrenerek nasıl büyür bir çocuk bilir misin general? Nasıl okur, nasıl gazeteci olur? 

‘Hayır duam’
Ben sekiz yaşındaydım ve sen gelip bana böyle bir hayat verdin, böyle bir ülke, böyle insanlar. Zalimlerin isimlerini unutmamam gereken bir ömür verdin. General, sen beni, çocuklarıma bunları öğretmeye mecbur ettin.
Bana bak general! İyi bak general. Adımı ezberle. İyi bak general. Çünkü benim çocuğum da bana benzeyecek.
--------------------------------------------
www.vartositesi.com TEKNİK BİR SORUN NEDENİYLE BİR SÜRE BOYUNCA BU YAZI İLE MANŞETİNİ KORUYACAK.Sitemizdeki yakın zaman dosyalarımıza bir süre ulaşamayabilirsiniz.Ancak daha eski tarihli yazılar ve dosyalara ulaşabilmek için  http://varto.blogcu.com adresimiz sürekli açık. Üst başlıklarda bulunan butonların da bir bölümü çalışıyor.Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Sorun çözülünceye kadar sevgiyle kalın...


http://www.vartositesi.com
VARTONUN ÇIĞLIĞI

Eylül 18, 2009 - MAKALE - Yorumlar (yok) - Yorum yaz! - Kalıcı Bağlantı

Tutkunun Parmak İzleri- A. Mutlu Haner

Tutkunun Parmak İzleri

 

     Anasıyla gizemli bir suskunluk içinde "buz çiçekleri" gibi tentene kırıntılarını ürkerek incelerken, ancak tutkulu karıncalar, minik böcekler işleyebilir bunları diye düşünür Malte ...    Oysa bunları dokuyan -ne yedi kat göklerdeki melekler, ne de cinlerdir- kadınlardır. Bu nakışları , bu kilimleri , bu tenteneleri ...

 

     Sanat tarihinde tek bir ilkel yoktur ki, insan tutkularının parmak izlerini taşımasın. İlkel insanın tutkuyla dilediği , tutkuyla kaçındığı ne varsa, en ilkel büyü maskları çırılçıplak yüklenmiştir bunları. Sanat aracılığıyla  - sesle , türküyle, yontu ya da resimle - insan toplulukları arasında süregelen iletişim en üst  düzeydeki  tutku bağlarıyla düğümlenmiştir. Sanat bilinçli bir uslamlamanın ötesinde bir tutku işidir ayrıca buna göre.  Bir sanat yapıtında en önce göze çarpan, onun tutkulu bir çabanın ürünü -veya sonucu -

olduğudur hep. Ancak, tutkuları sosyal gereksinimlerin belirlediğini gözden uzak tutmamak gerekir.

 

    Çevresinden, esinlerine  - ya da esinlendiği - bir konu seçer ve buna tutkularını yükler sanatçı.Yoksul dört duvarı arasında ,bir hasır iskemleyi , yıpranmış ayakkabısını kendisine konu yapmaya zorunlu kaldığında Van Gogh , onlara da tıpkı ekicilere madencilere selvi ağaçlarının kıvrımlarına boşandığı tutkularıyla can verir. Ve benim kuzenim Sibel Akdağ' da bu yazıya bir resimle imgeleriyle bir can verir ve sanatın mendel yasaları gibi iç içe işleyen örgüsü kendini ancak böyle var eder tutku düzeyinde.

Ya bir de kavramlar düzeyinde?

Ekonomik zaruretlerin oluşturduğu kimi sosyal yapıtlarda bile Rembrandt ve J. Van Eyck gibi san'atçılar adım adım dış görünümleri aşarak, tutkularına birer basamak seçtikleri kimi ayrıntılarda, bir fotoğrafın  hiçbir zaman  erişemeyeceği gerçekçi boyutlara ulaşırlar.

Ya bir de hayaller düzeyinde?

Resim sanatının önde gelen devrimcilerinden Delacroix, düşgücünün, tutkularının peşinde yola düşmüş, hiçbir sınır, kural engel tanımamış, tasa bile etmemiştir. Delacrox'in yapıtlarında bir arama yaparsanız, sanatçının resiminde biçimden çığırtkan renklerin patlamış bir volkan gibi birbirleriyle düzensiz karşılaşma içinde olduğunu göreceksiniz.

 

    Çağının gereği kutsal konulara (Maniyerizm) yönelen Mikelanj , esasında hiç de dinsel kaygılar taşımaz yapıtlarında. (*) Yine salt tutkularının buyruğuyla kabartır kaslarını kutsal kişi ve kavramların. İnsanın yaratılışı adlı betimlemesinde , bükülmüş çelik yay gibi bekleşir  serginlikler. Tanrısal üfürükle canlandırılmayı dışarıdan bekleyemez insan demek ister Mikelanj. Çünkü kendisi önceden uzatmıştır parmağını var olmak için...Tutkuyla uzatmıştır ve işte sanatı yaratan eller bu tanrıya başkaldıran aynı tutkulu ellerdir. İşte Mikelanj' ın maniyersit felesefsi budur.

İşte resimde tutkunun parmak izleri budur... (Devam edecek)

 

(*)  Maniyerizmin Sanat Felsefesi , s. 76

 

Ressam  Sibel Akdağ' a katkısından ötürü teşekkürler....

 

Haner / Haziran 2008


http://www.vartositesi.com
VARTONUN ÇIĞLIĞI

Hazirane 21, 2008 - MAKALE - Yorumlar (1) - Yorum yaz! - Kalıcı Bağlantı

Kox şenlikleri kox'suz kutlanacak-Bu yıl festival varto merk

Koğ Şenlikleri bu yıl ilçe merkezinde

Muş'un Varto İlçe Belediyesi tarafından bu yıl 6'ıncısı düzenlenecek olan Koğ Tepesi Şenlikleri'nin maddi sıkıntılar nedeniyle ilçe merkezinde kutlanacağı belirtildi.

Konuyla ilgili olarak İHA muhabirine bilgiler veren Belediye Başkanı Demir Çelik, bu yılki şenliklerde Koğ Tepesi'ne çıkılmayacağını söyledi. Koğ Tepesi şenlikleri hakkında bilgiler veren Başkan Çelik "Her yılın belirli bir günü Koğ Tepesi'ne çıkar gün boyu eğlenirdik. Geceyi de orada geçirdikten sonra sabah hep birlikte güneşin doğuşunu izlerdik. Fakat bu yıl 6'ncısını kutlayacağımız şenlikleri ekonomik sıkıntılar nedeniyle ilçe merkezinde gerçekleştireceğiz. Şenlikte Koğ Tepesi'ne çıkmak bize yaklaşık 30 bin YTL mal oluyor. Bu da belediyemiz için büyük bir miktar" dedi.

Belediye Başkanı Demir Çelik, ilçe merkezinde kutlanacak olan şenliklerin 3 gün boyunca çeşitli etkinliklerle kutlanacağını söyledi.

 

Kaynak:Fatih Çelik - heryerdenhaber / Varto


http://www.vartositesi.com
VARTONUN ÇIĞLIĞI

Hazirane 20, 2008 - MAKALE - Yorumlar (1) - Yorum yaz! - Kalıcı Bağlantı

Varto'lu bir Babanın dramı / 1966 dan bir anı-Mehmet Mercan

VARTO’LU BİR BABANIN DRAMI

------------------------------------------------

                                        

                                Uyyyy Hüdao…

 

Yıl 1966. Ağustos’un 19’u.

Resmi rakamlara göre 2394 kişinin öldüğü onbinlerce kişinin evsiz yurtsuz kaldığı Varto Depremini çalıştığım gazete adına izlemek üzere yollardayım. Ve Yol üzerindeki Mercimekkale Köyü’ndeyim.

Burası da yıkılmış, yerle bir olmuştu. Yüzlerce köylü kurtarabildikleri eşyaları ile çoluk-çocuk, köyün aşağısındaki düzlükte ter, toz içinde bekleşiyordu.

Hepsinin yüzünde geçirdikleri büyük şokun izleri açıkça okunuyor.

Kimi ağlaşıyor, kimi büyük bir telaşla sağa-sola koşuşup yakınlarını arıyor…

PTT, acele ile bir çadır kurmuş düzlüğe. Uzaklardan çekilmiş teller eğri, büğrü bir ağaca bağlanmış.

Direkten inen telin ucu çadırın içindeki telefona bağlı. İçeride gözleri uykusuzluktan ve yorgunluktan kan çanağına dönmüş bir görevli üzerine abandığı manyetolu telefonun kolunu çevirerek Muş santralındaki memura sesini duyurmaya çabalıyor. Çadırın içi tıkış tıkış. Dışarıda, kim bilir kaç saatten beri bekleşenlerden oluşan uzun bir kuyruk var. İnsanlar zaman zaman sıra yüzünden birbirleriyle tartışıyorlar.

Hepsi de yurdun dört bir yanındaki akrabalarına, yakınlarına “durumlarını bildirmenin çabası içinde.

Köyün bulunduğu yerde, askerler, sivil görevliler, vatandaşlar enkaz altında kalan ölüleri yaralıları çıkarmaya uğraşıyorlar. Köylülerin bir bölümü eşyalarını enkazdan çıkarmanın telaşındalar.

Yer sürekli artçı depremlerle sarsılıyor…

Köy harabeye dönmüş. Ayakta kalmış duvarlar da bu sarsıntılar esnasında gürültüyle çöküyor.

PTT çadırının az ilerisinde enkaz arasından kurtarabildikleri eşyalarının üzerine tünemiş, birbirine sarılmış, titreşerek ağlaşan kadınlar, çocuklar var.

Hepsinin feryadında Tanrı var;

-Uyyyyyy HÜDAO…..

Yaşlıca bir adam üst üste atılmış yatak yığınının üzerine oturmuş dalgın, düşünceli gözlerle etrafı seyrediyor. Yere serili şiltenin üzerinde dizine yaslanmış ağlaşan çocuklarının başını okşuyor.

Fotoğrafını çekerken elimdeki makineye bir garip bakıyor adam. Daha doğrusu bakıyor gibi... Elleri, yüzü, gözü, saçları toz toprak içinde. Elbisesi yırtık, çamurlu.

Adam dizine yaslanmış her biri 5-6 yaşlarında iki çocuğunun başını, saçlarını sevgiyle okşuyor, arada bir bağrına basıyor.

İşte tam bu sırada derinden hıçkıran çocuklardan biri babasından “Ekmek istedi.

Adam zorlukla kalkıp, -Bekle yavrum, şimdi getiririm . dedikten sonra yolun karşı tarafına geçti enkaz yığınları arasına dalıp kayboldu. Belli ki, evinin enkazı arasından çocuklarına ekmek bulmaya çalışacak...

Adamın enkazın arasına dalmasıyla, dipten gelen gürültülü bir sarsıntıyla irkildik.

Bir artçı deprem daha salladı ortalığı. Bu kez daha bir şiddetliydi sanki.

Yerin derinliklerinde büyük bir patlama olmuş gibi...

Şiddetli sarsıntı ile birlikte köyün bulunduğu yerden önce büyük bir toz bulutu havalandı. Sonra da çığlıklar, ağıtlar yükselmeye başladı. Bağıranların, ağlayanların, yardım isteyenlerin sesleri birbirine karışıyordu.

-Uyyyy Hüdao…

Bu kargaşa arasında bir kaç kişinin az önce, çocukları için ekmek bulmak üzere evinin enkazı arasına dalmış adamı karga-tulumba yola doğru taşıdıklarını gördük. Enkaz arasında çocuklarına ekmek ararken sarsıntı esnasında evin kalan bölümü de üzerine çökmüş belli. Adamın yüzü, kolları, bacakları kan ve toz içinde  Başından kanlar akıyor. Saçları kanlı çamur içinde. Derinden derine inliyor ve güçlükle nefes alıyordu adam.

Adamın karısı ve çocukları koşuştular. Karısı saçını başını yoluyor, ağıtlar yakıyordu. Kadın ağıt yakarken yerden avuç dolusu aldığı tozu toprağı başına döküyordu.

-Uyyyyyy Hüdao…

Çocukları donuk gözlerle babalarının perişan halini izliyorlar. Çevredeki köylüler de koşuştular yardıma. Yoldan geçen bir yardım pikabını durdurdu yakınları. Karısı ve çocukları üzerine kapanmış, ağlaşıyorlar.

Güçlükle kadını ve çocukları adamın üzerinden alıp, pikaba bindirmeye çalışıyoruz.

Ama çok geç. Adam soluk almaz oldu. Ölmüştü...

Görevliler cesedi yere indirirken, yakınları kendilerini paralarcasına ağlamaya, dövünmeye başladılar.

Bir garip hüzün çöktü içime...

Çocuklarına bir parça ekmek çıkarmak uğruna can veren BABA önümüzde yatıyordu.

Evet. İşte baba sevgisinin, baba fedakarlığının anılarda kalmış bir öyküsü…

Bu hüzün verici anıya karşın tüm babaların bu mutlu gününü kutluyor, sağlıklı, günler diliyorum.

Ve burada sözü usta Nazım Hikmet’e bırakıyorum…

 

Baba !

Babam, ağabeyim, kardeşim, arkadaşım !

Ne zulüm, ne ölüm, ne korku

Başımı eğmez !

Yalnız senin elini öpmek için

eğilir başım.

Babam, ağabeyim, kardeşim,

Arkadaşım...

---------------------------------------------------------------

YAZARIN NOTU:

Merhaba…

 

Herkesin BABALAR GÜNÜ kutlu olsun.

Kuşkusuz herkesin “babası ile ilgili” ilginç anısı vardır.

Böylesi günlerde çoğunlukla bu anılar hatırlanır, dile getirilir.

Ben bir başka babanın, adını bile bilmediğim bir babanın dramını paylaşmak istiyorum izninizle…

42 yıl önce, çocuklarına bir lokma ekmek bulmak uğruna, depremde canını veren bir Vartolu babanın öyküsünü…

Bu öyküde, sevgi vardır, şefkat vardır. Ama en önemlisi bölgemiz insanın çektiği kahır vardır…

Sevgiyle kalın…

Tüm grup dostlarının babalar günü kutlu olsun…

 

Mehmet Mercan

Adana; 15.06.2008

Mehmet Mercan – “Gazetecilik anıları” kitap çalışmasından bir kesit

http://www.vartositesi.com

VARTONUN ÇIĞLIĞI

Hazirane 15, 2008 - MAKALE - Yorumlar (yok) - Yorum yaz! - Kalıcı Bağlantı

Varto'lular Gecesi- Hayrettin Geçkin /Kocaeli

Vartolular Gecesi 

Nisan’ın 11’ydi sanırım. İlk kez bir hemşeri derneğinin düzenlediği etkinliğe, bir dayanışma yemeğine katılacaktım. Sanki bilmediğim bir yermiş gibi, etkinliğin düzenlendiği fuardaki  yere saatinden önce gittim. Kafamda, 12 Eylül sürecinde ben içerdeyken, görüşüme geldiği sırada eşimden öğrendiğim, Vartolu inşaat işçilerinin ki hala kimler olduklarını bilmem, zaman zaman eşime ve polise yakalanmadan dayanışma amacıyla soba tutuşturmada kolaylık sağlamak için kapımıza çıra bırakıp gitmeleri. Nedense bunu hiç unutamıyorum. Unutmayacağım da… 

Aslına bakılırsa,  hemşeri derneklerine karşıyım ben. Çünkü köylerini, kasabalarını şehirlerini bırakıp metropol kentlere yerleşen insanlar, bu dernekler aracılığıyla, bir ölçüde yalnızlıklarından kurtulsalar, dayanışma içinde olsalar da içlerine kıvrılıyor, gelişip sosyalleşmenin dışında düşüyor, etnik kökenciliğin, ırkçı milliyetçiliğin ve dinci gericiliğin kıskacına yakalanıyorlardı. Geldikleri köyün, kasabanın yada şehrin kültürü, gelenek ve görenekleri ön plana çıkmadan, bir renk olarak kendini ifade etmeden tam da dediğim gibi oluyordu. Bu yargımı, Vartolular Derneği’nin bu önyargımı kıracağı sanki içime doğmuştu. Ama giderken kafam yine de karışıktı. 

Etkinliğe giderken başka şeyler de düşünüyordum: Artvinli olduğum halde, Artvinliler Derneği’nin düzenlediği hiçbir etkinliğe katılmamış olmamı bir çelişki olarak görüyor, zaman zaman buraya beni taşıyan ayaklarımla iletişimsizlik yaşıyordum. Ama az sonra aralarına katılacağım insanlar arasında kendimi köylülerimin, kasabalılarımın, şehirlilerimin içinde rahat hissettiğim kadar da rahat hissedecektim, bunu da biliyordum. Çünkü onları tanıyordum, onların yürek sıcaklıklarını avucumun içi gibi biliyordum. Çocuklarının öğretmenleri olmuş, çaylarını içmiştim. Ben içerdeyken evimin sobası onların kapımıza gizlice bıraktıkları çıralarla tutuşmuş, bu acımasız dünyanın içinde, onların bu tutumu kadar hiçbir şey beni yalnız olmadığıma inandıramamıştı.

 En arkada bir yer seçtim kendime, ha ev sahibi ha ben, fark etmiyordu. Duyguluydum. Tanıyanlarla söyleşiyor, selamlaşıyor, gecenin içine doğru iyice sokuluyordum. Masam dostlarla çevrelenmişti. Ruhan Odabaş, Keramettin Gençtürk, Galip Dönmez…

Gecenin açılışı bir sürü ülkeyi geçip geldiği halde ülkemizde, hatta şehrimizde ırzına geçilerek katledilen Barış Gelini Pippa Bacca’ya saygı duruşuyla başladı. Bu şaşırttı beni. Hem de çok! Anadolu’nun  küçük bir kasabasından kalkıp buraya gelmiş insanlardan bu düzey, bu olgunluk, bu gelişmişlik beklenebilir miydi! Ama yaşadıklarım, gördüklerim, duyduklarım bunlardı. Yaklaşan 1 Mayıs’ın anımsatılması, 1 Mayıs Marşı! İnsan duyarlılığını öne çıkaran, müzik ve şiirler. Bunu, bu düzeyi, bu gelişmişliği ülkemizin önde gelen ilerici, devrimci, demokrat örgütlerinde bile, bu biçimde gözlemek mümkün değil. Ertesi gün, günceme, gece sevincimden hiç uyuyamadığımı not ettim.

Ama şaşırdığım ve sevindiğim şeyler yalnızca bu kadar değil. Dernek başkanının konuşması: Böyle bir şey olur muydu, olabilir miydi! “Biz bütün renklerden etkilenmek üzere bu kentteyiz, onların güzelliklerinin yanına  kendi rengimizi de koymak, yaşadığımız bu şehri, bu ülkeyi birlikte güzellemek istiyoruz. Sanatın, edebiyatın insanı değiştiren, dönüştüren gücüne gereksinimiz var. Mümkün insan ve mümkün bir hayatın aşıklarıyız” anlamına gelecek son derece önemli ifadeler. Varto’dan kalkıp geceye katılan DTP’li belediye başkanın ne uzun ne de kısa ama her söylediği inanç ve kararlılıkla bezeli, barışa, kardeşliğe, insanların kendisini ifade etmesine, bir arada ve eşit koşullarda, özgürce ve refah içinde yaşamasına, hep birlikte demokratik bir ülkenin yaratılmasına ilişkin konuşması. Ki bu konuşmadan, bırakın şehrimizdeki siyaseti, ülke siyaseti bile etkilenmeliydi. İnanıyorum ki o konuşmanın deşifre edilerek ülkemizin çağdaşlaşması, renklerini zenginleştirerek koruması için üniversitelerde ve siyasetin geçtiği yerlerde tartışma konusu yapılmalıdır. Hatta, ülkemizin, sorunlarını aşabilmesi, demokratikleşmesi, bilimsel değerlere ulaşabilmesi amacıyla hazırlanabilecek bir kitaba önsöz olarak girmesi sağlanmalıdır. 

Geceye şiirleriyle duyarlık kazandıran şairler ve şarkılarıyla güzellik katan sanatçılar belli ki çok bilinerek çağrılmıştı. Bilinçli bir dostluk ve dayanışma yemeği. Bilinçli bir organizasyon. Dahası 400 kişilik lokantada tek kişilik boş yer yok. Geceye katılanlar, gecedeki refleksleriyle belli ki sıradan insanlar değil. Yoksul olanları, işsiz olanları da vardı belki  aralarında, ama bilgeydiler, bilgili ve görgülüydüler. Her yaştan, her düşten, her cinsten bir renk cümbüşüydü sanki o koskocaman alan. Bir şenlik yeriydi sanki. Ne kadar da eksik kalırmışım meğer o geceye gitmeseymişim. Ne kadar rahattım. Her düşünceden, her kültürden ve her renkten bir yeryüzü düşü kurdum durdum günlerce bu yüzden. Mümkün bir insana inandım bir kez daha ve  mümkün bir hayata…

 

Vartolular Gecesi kardeşliğin, dostluğun, başka türlü bir dünyanın ve aşkın okulu gibi duruyor aklımda. Bir kez daha yarın güzel olacak demek geçiyor içimden.

                                                                                                              01 Haziran 08

                                                                                                            Hayrettin Geçkin

                                                                                                     hayrettingeckin@gmail.com

http://www.vartositesi.com

VARTONUN ÇIĞLIĞI

Hazirane 9, 2008 - MAKALE - Yorumlar (1) - Yorum yaz! - Kalıcı Bağlantı

Gelo Akp Qerayîşê Aştîye Heşna?

 

Îstanbul-Kadiköy de, bi vengê qerayişê aştîye hard û asmên zingîya. Nêzan serokwezîrê Dewleta Tirkîya Birêz Erdoxan kî heşna?

Kadiköy de sed hezar însanî destê xo dergê aştîye kerd.

Waxtê de nîyanen de “Meclîsê Aştîya Tirkîya„ raya aştîye re çila fîşteta. Belko mesela kurdan halnêkena labelê cire bena wesîle. Bi namê aştîye bi namê demokrasî bi namê yewbîyene game de zaf rinde ame eştene. Çiqas ke na game here ame eştene kî, mi ra gore game de zaf xurte û pozîtîfe bîye. Mordem ganî nayê kî înkarnekero. Rêya virêna ki herkes binê çatîyê Meclîsê Aştîya Tirkîya de ame pêser û yew fek ra aştîye û biratîya bingehîne waşte.

 

Nê mitingê Îstanbul de dişmen re înat Tirk-Kurd têkişte de, têdest de û doş da doşî (omuz omuza) binê ju pankarte û ju sologan de va: “Endî Beso Mesela Kurd re Çareserîye„

Gorê nê serranê pêyena no mîtîng hîna bi coşê de gird /girs û ju fek ra aştîye, biratîye , demokrasî, heqê însanetênî, têduştîye (eşitlik) bi raya demokrasî waştena xo arde ra ziwan. Mîtîngê Kadiköy de xebatkaran, kedkaran, roşnvîr (aydin) û demokratê Tirkan û Kurdan, welatperwerî, nustkarî, senetkarî, parlamenterî, û xêle dezgê (kurum) sîvîlan cayê xo nê

 mîtîngê yewe hezîrane de guret. Cayê zê Îstanbul de gere no reqem sed hezar nêbîyenê.

Sebeta ke Tirk û Kurdî zê dost û birayan têkişte de heyatê xo biramtenê,

sebeta ke xortê Tirkan û Kurdan endî nê herbê qilerînde nîyamenê kiştene,

sebeta ke na gonî endî nêruşîyenê,

sebeta ke nê operasyonî endî bixelesîyenê,

sebeta ke her kesî dîn û bawerîya xo, ziwan û kulturê xo rehet qeseybikerde û rehet raya xo biramtenê,

sebeta ma pêroyîne heq-huquq, edalet, têduştîye û seba aştîye de bingehîne kî, gere no reqam sed hezar nê, bi milyonan însanî ravaştenê lingan ser û wa heqê xo yê însanetîye biwaştenê.

No ganî qederê ma nêbone. Qederê ma, yewbîyena ma deste ro.

 

Şîyena Erdoxanîya Amedî

Erdoxan bi tewrukê xo yê binê dirayî şana raya Amedî. Çihekmeta ki sîyasetmedarî waxto ke kunê tenge  pilosînê proja Gap ra. Na proja 30-40 serra ke bi dest pêkerdena hukumatê Demîrel ra bice hêyanî hukmatê Erdoxanî berdevam kerd û hêyanî na roje ame. Bi nê sîyasetî, ne xo endî bixapnê, ne kî feqîr-fuqarî bixapnê. Millet gumanê xo bi şima sîyasetmedaran endî nîyano. Mordem tayê xo ra şerm keno. Şima binê zuran de bîye kotî. A serre Amed de va:“mesela kurdan esta û na mesela ma pêroyîna„ madem henî ro qey şima parlammenteranê kurdan de masa de ronenîşenê û na mesela koke ra halnêkenê?  Şarê kurdî nê wekîlê xo, seba halkerdena nê sorunî ruşnayî parlamento. Nêruşnayî ke şima uca tey sere boncê û tey kîn û qerez bikerê. Seba şima kî no yew firsat o. Nê firsatî verba qiyamî tond medê.

Tim û tim şima waşt na mesela kurdan, bi operasyona halkerê. Şima nayê zê namê xo rind zanê kî no problem bi cengî / herbî halnêbeno.

Bêrê hona ki rayê nerzdîya rêye goş ra qerayîşê nê milletî sernê, hela no millet vano çi ?

 

Wusênê Gestemerde

Berlin, 02.06.08

 

Logo:bianet

http://www.vartositesi.com

VARTONUN ÇIĞLIĞI

Hazirane 3, 2008 - MAKALE - Yorumlar (yok) - Yorum yaz! - Kalıcı Bağlantı

Namus Belası ! - Ali Kızılgedik

Namus Belası !!

 

“Almış kaçırmışlar seni

Çökertmişler ıssızca

Namus belasına gardaş

Verdiğimiz can bizim”

 

Cem Karaca´nın dörtlüğünde olduğu gibi namus kargaşasıyla rezil olduk. Sizce namus nedir? Namusu nerede arayalım! Kalpte mi, gözde mi? Elde mi, bacakta mı? Başı örtmekte mi, kafanın içindeki düşüncede mi? Yani kadında mı, erkekte mi? Ya da zihinde mi?

Toplumlarda,  fikir ve düşünce namusu var ama din ve  vicdan namusu daha ağır basmakta. Kişi düşünün komşunun malını çalıyorsa, arsasını hile yoluyla alıyorsa, komşusunu çekmiyor, komşusunun iyiliğini kıskanıyorsa, bu kişi namuslu mudur? Bir işveren oniki saat işçi çalıştırıp buna rağmen normal ücretin altında ücret veriyorsa ve sigortalı göstermiyorsa  bu kişi namuslu mudur? Bir insan başka bir insana kaba kuvveti sayesinde hükmediyorsa, elindeki ekonomik, elektronik, mekanik imkanlardan dolayı, güçsüz ve savunmasız birine zorla baskı uyguluyarsa bu kişi namuslu mudur? Tankı, topu, savaş ucağı, düzenli ordusu olan bir ülkenin, sömürdüğü ulusun üzerine vahşetle gidiyorsa, tankıyla topuyla saldırıyorsa, kendisine layık gördüğünü başka bir ulusa uygun görmüyorsa bu namuslu bir millet midir?

Yukardaki durumlara insanlar pek ses çıkarmaz ve bu insanlara namussuz deme cesareti göstermez veya yakıştırması yapılmaz. Kişi ve toplulukların buna karşı tepkileri ısrarcı olmadığından, düzenlemelerinde geleceği kargaşalığa sürekler. Toplum olarak geleneksel bir bakış açısıyla değerlendirmelerde bulunursak, güneşin doğuşu ile batışını karıştırırız. Bu günden onbin yıl geriye gidersek insan ve toplumların yaşama olanaklarında farkların olduğu gibi çağımızın verdiği bilimsel imkanlardan zihnimizi çalıştırmak gerekir.

Bir gerçek var ki sessiz kaldığımız veya ısrarlı olmadığımız temelimizin oluşmasındaki bu gerçekler, geleceğimizide karanlığa sevk etmektedir. Evi, toprağı, işi, ekmeği olmayan bir insanın mutluluğu olabilir mi? Bunu bilerek varlığına varlık katan ve bunları umursamayan bir insan namuslu mudur? Dilini, kültürünü devam etmeyen, toprağında yaşamayan bir toplum mutlu olabilir mi? Bunları yaşatmayan bir toplum namuslu mudur? Namus kavramı ağır bir kavram olarak algılamak lazımdır. İradeli ve özverili insana bakılarak eksiklerin tamamlanması zorunluluğudur. İhtiyaçlar giderilmeli, insanlar arasındaki din, dil, kültür ve siyasi farklılıkları mozaik zenginliği olarak kabul etmekten geçer. Bu gerçekler insanın temelinde namuslu ile namussuz kavramları olarak yer almalı. Bunun dışında kültürel namus kendini bu önemli  ve temeli oluşturan realitelerin önüne geçerek, geçtiği yollarda derin iz bırakmaktadır. Bu izleri ne silmeye çalışanlar silebiliyor nede silinmesini istemeyen olgular müsade ediyor. Bu ilişki ve çatışma ortamlarını kullanan çekim güçlerinin çıkarlarını savundukça, çıkarlarını kaybetmemek için devam etmesini isteyecekler. Böylelikle kaç yüzyıl karanlığa gömüleceği endişesi yaşanmaktadır.

Yani namusu nerde aramak lazım, vicdanda mı, “orada” mı? Bilenler bilir, bilmeyenler bilsin, bazı insanlar kendini profesör, militan, proleter, modern, demokrat, ilerici, devrimci zannedebilirler. Ama hayat onların ölçüsünü, kişiliğini, niyetini çıplak bir şekilde ortaya çıkarır. Gerçek yaşam, insanların yüzüne çekmiş olduğu maskeyi söker atar.

Kapitalist ve emperyalist sistemin dayattığı yaşama kavramları düşünce ve fikirlerle ölçülemez. Kendini  pratik yaşatmalarla ve yıkımlarla öne çıkarır. Tam da böyle bir yaşamın içinde bakalım sosyalist, komünist, Maoist, Marksist kişiler felsefelerini, teorilerini sürdürürken diyalektiğe dayanarak mı yaşamaya çalışırlar ya da öteden beri gelen ve benimsemedikleri töre kültürü peşinde mi gidecekler.

Hikaye gibi gelir ama çıkarlar, menfaatlar insanları ne hale düşürür bir bakalım. 1980 askeri cunta öncesi “sosyalist ve komünist” olan,  siyasi olmasından Askeri cunta döneminde  mahküm olur. Cezayı çektikten sonra  Almanya´da bulunan akrabasıyla evli olduğu için 1987´lerde Almanya´ya yerleşir.  Aynı ailenin geleneğinden gelen proleter bekar kardeşi ise takiben 90´ların başında Almanya´ya gelir.  Almanya´da felsefi düşüncelerini maske kullanarak sistemin cilvesiyle bir Alman bulup yaşamaya başlar. Aradan zaman geçer birlikte olduğu bayandan çocuğu olur. Bu yaşantıdan dolayı ailesi, ağabeyi ve akrabaları bir kınamada bulunmamış, kendisi de kendi örf adetleri gereği ne kız babasının kapısını çalarak istemeye gitmiş, nede ailesine; gidin bana bunu isteyin demiş.

Gün gelir akrabasının kızını birileri istemeye gelir. Kız verilmez, sebep gösterilmez, inatla vermemek için kırk dereden su getirilir, muvaffak olmayınca kız evden kaçar sevdiğine varır.

İşte bizim proleterler o zaman piyasaya çıkarlar. Bu namus davasıdır diye. Oysa ki, kimse evin kapısını kırmadı, gelip insan gibi istediler. Verilmeyince kız sevdiğine kaçtı. Bu normal mı, değil mi? Bu kızın ailesi (Annesi, babası, kardeşleri) varken size ne düşer. Ee size hangi diken battı. Ağanın malı gitti diyelim,  sizin canınıza ne oldu.

Hani; hak, hukuk, kadın hakları, özgürlük, meteryalist, diyalektik düşünce nerde kaldı. Kızı vermedikleri zaman neden vermiyorsun diye karşı çıkmadılar. Üstelik içinizde Almanla yaşayan ve evlilik dışı bir çocuğu olan insan var. Bu hesabı bir gün ona sordunuz mu? Namusu nerde arıyorsunuz? Eğer “...arasında” arıyorsanız, birlikte  olduğun çocuğunun annesinin namusu kimin elinde ve neden yanında değildir. İnsan önce kendine sormaz mı? Ben kimin namusundan sorumluyum. Korumakla görevli olduğum  namusu korudum mu? Bekçiliği  hak ettim mi? Bana emanet edebilirler mi?

Namus kavramında dikkat edilmesi gereken insanın dürüstlüğüdür. Kalbin şeffafığı, elin temizlığı, göz nurunun parlaklığıdır.  Zulüme, yalana, kötülüğe karşı vicdanın, zihnin dinlenmesidir. Bir ankette sorulmuş,

“Sizce namus nedir?”

-         “Namus önemli bir şeydir.”

-         “Namusu kadında aramak lazım.”

-         “Aslında namus önemli ama hiç bir şeydir.”

-         “Namusu bacak arasında aramak kendini aldatmaktır.”

-         “Vallahi bilemiyorum.”

-         “ Namus kavramı bizde ağır olur.”

-         “Vallahi çok zor bir soru.”

-         “ Balkona bile çıkarmıyorlar, namusumuza zarar gelir diye, hele bir açıklasınlar.”

-         “Kitlendim ben, zor bir soru.”

-          “Namus uğruna yaşadığımız şeydir.”

-         “Annemin, yengemin namusu, bizim genel namusumuzdur.”

-         “Erkeklerde namus sorunu olmaz.”

-         “Bir kadın için namus; asla erkeklerden aşağı bir cins olmadığını kabul etmek demektir.”

-         “Namus öyle bir değer ki kaybedildiği zaman tekrar elde edemezsiniz.”

-         “Namuslu kadının başı kapalı olur, eteği uzun olur. Eteğin altında pijaması olur.”

-         “Daha çok kadınlara, toplumun dayattığı şekilde olmaları için uydurulmuş bir kavramdır.”

-         “Bizim burda namuslu kadın hep evde oturandır.”

-         “Her koyun kendi bacağından asılır.”

 

Ya sizce namus nedir?                      ..................

 

Ali Kızılgedik

http://www.vartositesi.com

VARTONUN ÇIĞLIĞI

Mayıs 22, 2008 - MAKALE - Yorumlar (1) - Yorum yaz! - Kalıcı Bağlantı

Hacı Bektaş Veli - Akman Gedik

         Hacı Bektaş Veli'nin yaşamı hakkındaki bilgiler tartışmalı olmasına karşın, çoğu yazarın hemfikir olduğu ya da yazılı kaynaklardan edinilen bilgilere göre, Hacı Bektaş Veli'nin 1209'da Horasan'da doğduğu, 1271'de  Kırşehir iline bağlı Sulucakarahöyük'te ( Hacıbektaş) öldüğüdür. Hacı Bektaş Veli'yle ilgili kaynaklarda Hacı Bektaş Veli'nin ilk gençlik dönemiyle ilgili bilgiler ve hangi ortamda, hangi koşullar altında geçtiği net olarak bilinmiyor.

      Yine yazılı kaynaklara göre, Bektaş'ın gençliğinde Horasan'da Ahmed Yesevi'nin kurduğu Yesevilik diye anılan inanca (tarikat) bağlandığı yazılmaktadır. Fakat bu tarikata bağlandıktan sonra ne yaptığı ise hala büyük bir soru işareti olarak karşımızda durmaktadır. İleri sürülen düşünceler sadece söylencelerle süslenmiş, ya da gerçek olmayan öykülerle donatılmıştır. Hacı Bektaş Veli'nin yaşamını bütün yönleriyle inceleyen bir kaynak bulmak çok zor gözükmektedir. Yazılan kaynakların çoğu sonradan yazılmış veyahut birbirinden yaptıkları aktarmalarla yetinmişlerdir.Kaynakların çoğunda olandan çok olması özleneni yazmışlardır. Kaynakların çoğu, Hacı Bektaş Veli'nin Horasan'dan Anadolu'ya geldiğinde

hemfikirler.1240' ta Selçuklulara karşı ayaklanan ve bunun sonucunda öldürülen Baba İshak'a bağlandığını belirtirler. Baba İshak 1240'ta öldürüldüğüne göre Hacı Bektaş 31 yaşındadır. " Hacı", " Veli" gibi sanları da henüz  yoktur. Baba İshak 1240'ta öldürüldüğüne göre, Hacı Bektaş Veli'nin O'nunla tanışması, Amasya'ya gitmesi muhtemelen 1240'tan öncedir. Öyle olması da gerekir.

      Yazılı kaynaklara göre, Horasan'dan bir "Yesevi dervişi" olarak Anadolu'ya gelen Bektaş, Amasya'da Baba İshak'la tanıştıktan sonra, yeni bir düşünce ortamına girer. Eski düşüncesini tamamen bırakır.Çok yer gezer, dolaşır.Sonunda tekkesini kurduğu Kırşehir'e gelip yerleştiği belirtilir. " Hacı" sanını nasıl aldığını, hangi yıl, hangi koşullar altında "hacca" gittiği bilinmiyor. Yazılı kaynaklarda açık ve kesin bilgi yok. Yaşamıyla ilgili veriler, bilimsel yanından çok, gönül ürünü olarak söylenegelmiştir. Kimi kaynaklara göre de Peygamber soyundan geldiği, Ali'nin neslini sürdürdüğü savlarıdır. Tabi ki bu bir eğilimin sonucudur. Sevilen- sayılan kimsenin hangi aşamada görüldüğü ya da görülmek istendiğiyle ilgilidir. Hacı Bektaş Veli'nin yaşamıyla ilgili "tarikat kütüğü"nde kanıtlayıcı,  kesin kaynaklara dayanmasa bile Lokman Horasani'nin, Hacı Bektaş Veli'nin yaşamında önemli yeri olduğu tartışmasızdır.

       Çeşitli yazılı kaynağa göre Hacı Bektaş Veli'nin Ahmed Yesevi'yle görüştüğü, ondan yetki aldığı bildirilir. Bu kanı çok dayanaksızdır. Çünkü Ahmed Yesevi 1166'da ölmüştür.

Hacı Bektaş Veli ise 1209'da doğmuştur. Arada 43 yıllık bir zaman dilimi vardır. Ne mantıken ne de matematiksel olarak mümkün görünmüyor. Öyle görülüyor ki bu sadece duygusal

bir ifade biçimi olarak orta yerde duruyor. Bir özlemin ifadesi gibi duruyor.Yoksa bir olayın kanıtlanması değildir.

Hacı Bektaş Veli'nin yaşamı, doğanın, toplumun gerektirdiği koşullara göre değerlendirmek daha doğrudur. İnsanların eğilimlerine, özlemlerine göre düzenlemek sadece duygusal bir süreç akışı olacaktır.

      Tarihi kişiliklerin yaşamı, O kişiliğin insana, çevresine, topluma ve giderek insanlığa neler kazandırdığıyla ilgilidir. Bu bağlamda Hacı Bektaş Veli, evrenin sonsuzluğuna uzanan bir

düşüncenin taşıyıcısıdır. Anadolu'yu gezen, insanlarıyla görüşüp tanışan, içli-dışlı olan birisidir.

Doğal insan yaşamının sınırlarını aşmış birisidir. O'nu eli  kolu bağlı bilinçsiz bir Yesevi dervişi görmek pek mantıklı değildir, yanıltıcıdır. Sade söylencelerden yola çıkarak, alıntılar yaparak,

eklemeler yaparak bir olguyu, tarihi bir kişiliği doğru olarak anlatamazsınız. Böylesi bir tutum da bilimsel  olmaktan uzaktır. Hacı Bektaş Veli'nin Anadolu'ya Yesevi inancını yaydığı ve bu kimlikle dolaştığını destekleyecek/ gösterebilecek kaynakta yoktur.

      Hacı Bektaş Veli kırsal kesimde tutundu/gelişti. Yoksullar arasında değer kazandı. Neden  konak/saraylarda değilde yoksullar arasında kabul gördü. Bu bile başlı başına bir araştırma konusudur.

Neden O'nun izini sürenler Osmanlı yönetimince aşağılandı, sürüldü, dövüldü, hor görüldü de sözgelimi

çağdaşı Mevlana yandaşlarına ses çıkarılmadı. Hacı Bektaş Veli'nin yandaşları kırsal kesimde yaşayan üreticilerdir. Oysa öteki tarikatların çoğu tüketicidir, üretime önem verilmemiştir.Bu bağlamda Baba İshak'la başlayan bütün Alevi/toplumsal halk hareketlerinin omurgası kırsal kökenli insanlardır. Yani üreticilerdir.

Ayaklanmaların  nedenlerini yalnızca inançlarda aramak anlamsız bir yaklaşım olacaktır.Üretim-tüketim ilişkilerindeki dengesizliği görmeden konuyu tüm boyutlarıyla ele alamaz, anlatamayız.

      Sonuç itibariyle  Hacı Bektaş Veli kırsal kesimin ermişidir. Halk içinde yaşamış, halka karışmıştır. Ve Anadolu'ya ışık saçmıştır. Düşüncesini " Eline, beline, diline sahip ol" da toplamıştır. Doğruluk,iyilik,yardım etmek üzerinde yoğunca durmuştur. Değerler yaratmıştır. Toplumlarda değeler farklılık arz eder. Hacı Bektaş Veli felsefesinin başat yönü eğiticiliktir. Çevreye (ekoloji) önem veren, barışık yaşayan kişiliktir.

Yandaşları arpa, buğday, çavdar, ekip biçen, koyun-keçi besleyen, üzüm yetiştiren hep tarımsal kesimde yaşayanlardır. Hacı Bektaş Veli'nin dediği gibi, " İnsan ektiği üründen, diktiği üzümden yermiş".

      Sonuç olarak Hacı Bektaş Veli'nin düşüncesi Anadolu insanını etkilemeye devam ediyor. Anadolu’nun otantik yapısına uygun bir felsefedir. Yani öbür kültürleri, inançları, değerleri yok sayıcı/ dıştalayıcı bir felsefe değil, aksine sarmalayıcı , 72 millete bir nazarla bakabilen, "Gavur"- muslim ayrımına gitmeyen, Yaradandan ötürü yaradılanı seven bir düşünce(öğreti), bir felsefedir.

 Kadın-erkek eşitliğine inanan bu düşünce  Anadolunun geçmişine sahip çıkıyor. Anadolu uygarlığında Ana-tanrıça Kybele Alevi kadınların yüreğinde yeniden doğuyor. Anadolu kadınını anlamak bile kapsamlı bir araştırmayı gerektirir. Alevi felsefesinde kadın erkeğin karşısında çekimser değil, konuşandır. Erkeğiyle yanyana yürüyendir.

       Hacı Bektaş Veli'yi yalnızca Asya'dan göçen sınırlı bir inancın yayıcısı görmek yanıltıcıdır. O Anadolu'da kırsal kesimde yaşayan, bilime önem veren, etrafına ışık saçan biridir. Bir bakıma Anadolu "Osmanlı" olamamış.Üç kıtaya hükmetmiş Osmanlı, Anadolu insanının yumruk büyüklüğündeki yüreğine girememiştir.

 

                                    Şalvarı şaltak Osmanlı

                                    Eyeri kaltak Osmanlı

                                    Ekende yok biçende yok

                                   Yemede ortak Osmanlı

diyen yoksul Türkmenlerin sesine kulak verilirse, Osmanlının karakteriyle, yoksul/kırsal kesimlerin istemlerindeki

olguları bulmak zor değil. Ve bu yoksulların gönüllerindeki  Hacı Bektaş Veli'yi anlamak mümkün olabilir.

 

        

http://www.vartositesi.com

VARTONUN ÇIĞLIĞI

Mayıs 15, 2008 - MAKALE - Yorumlar (1) - Yorum yaz! - Kalıcı Bağlantı

Hesret û Bîrîya Vîst û Heşt Serran - Wusene Gestemerde

Nêzana kotî ra destpêkerî û binivisnî.

Hawo xêlê waxto ke mi çîye nênivisno. Sebebê nênivisîyena mi, xerepîyena komputur (bilgisayar)

ra bîye. No semed / sebeb ra nustê mi tayê here kewt.

 

Komputurê ma kî ti vanê belko Xizagê Memê Silîyo. Qet xo ser o nêvindeno. Saetê rêy zê otomofîla Mistê Dale  xerepîno û ma raye de virdano. Nika ez komputurî ver nêkuna, kuna emeg û keda xo ver.ma honde emeg kerd, ê kî ez vacî ma qidayê vîrusî kerîme. Heto bîn ra kî têkîlîya ma û sanal dinya na saete birîya. Hela ma û komputurî endî sekeme.

 

Roja Mayan

 

Bi hesret û birîya xo ya vîst û heşt serran, wazena “Roja Mayan„ ser o çîye binivisnî. La belê / feqet

se ke mi corî kî kifşe kerd, nêzana kotîra destpêkerî û binivisnî.hela mewzu ke tewr “Roja Mayan„

bonê, dest û pay re mi nika ra recefîne. Zon fekê mi de beno lal û nêcereno. Ti vanê girê korî ginenê çekuyan ra. Ge-gane zere mi de, ti vanê hard lerzeno, beno puk û pukeleke. Nê puk û pukeleka zere mi de xo wederdayene re ca cêrenê / gêrenê. Wa ê wedardayene re ca bicêrê, ez onca kî wazena bi vengê de berz û bi qêrayîşê xo hezar rêy “Daye„vacî.Wa belko kul û bîrînê mi nîya rehet bîyêne.

 

Hesrete, zere mide qat bi qata zê andalê cilan.

Mi, hesrete zere xo de  zê şitê gîrîyayî, zê adirî hêyanî roja ewroyêne pêmite tê.

Hesretê herkesî cîya-cîya rê.

Hesretî estê ke zere mordemî de aj danê û benê kewe.

Hesretî estê ke zere mordem de benê kul û bêderman manenê.

Hesretî estê ke dej û hêş kenê leşa mordemî.

Hesretî estê ke zê kermê qota dare zere mordemî wenê.

Hesretî estê ke kezeba mordemi de ziqitnenê.

Hesret û bîrîya mi kî, ê vîst û hêşt serrana.

Ez bi na hesrete, ez bi nê merexî, ez bi nê derdî, ez bi na bîrîye mirena roje dayê.

 

Şima mayê zere pak û şit helalî,

milaketê şewanê bêhewnanê.

Ma, şima rê mînetdarîme.

Bi hesreta dakila xo Xezale û bîrîya xo ya vîst û heşt serran, roja şima mayanê hêcayan zere ûcan ra bimbarek kena.

 

Wusênê Gestemerde

 

Berlin, 11.05.08

  

http://www.vartositesi.com

VARTONUN ÇIĞLIĞI

Mayıs 12, 2008 - MAKALE - Yorumlar (yok) - Yorum yaz! - Kalıcı Bağlantı

Eğitim-sen'i küçültmeye çalışanlar(...) Gündüz IŞIK

“EGİTİM SEN”Nİ KÜÇÜLTMEYE ÇALIŞANLAR, BÜYÜK BİR OYUNUN PARÇASI OLABİLİRLER…

 

 

Milliyetçilikten, sövenizim den, ırkçılıktan, feodal yapıdan, dincilikten ve farklı geri yapılardan beslenen insanlar; rüzgârın estiği her tarafa savrulmaya müsaittirler. İşte “Eğitim Sen” tümüyle dayatılan bu tuzakları çok iyi tarif edebilen  “insan” merkezli, “emek” eksenli değerler noktasında ödün vermeden, eğitim emekçilerinin mücadele azmini bu günlere taşımış olan büyük bir emektir, kişiliktir, onurdur, vicdandır ve aydınlıktır.

 

Böylesine büyük bir değeri parçalamaya ve küçültmeye çalışanların ne yapmak istediklerini anlamaya çalışıyorum. Derinlemesine empati kurarak hafızamı ve iyi niyetimi zorlayarak düşünüyorum! çıkardığım tek sonuç; “insani sorumluluk noktasında hep düşünmeyen, hafızalarını zorlama zahmetine katlanmaktan kaçınan, toplumsal sorumluluğu tasıma cesaretinden hoşlanmayan ve hep kolaycılığı tercih eden bir dokunun nasıl dayatıldığının sonuçlarıdır sanki olup biten…(seklinde düşünmemek elde değildir) (!)

 

Türkiye’de Sendikal mücadele tarihine önyargısız bakanlar, “Eğitim Sen” mücadele surecinin öğrettiklerini çok net görebilirler..

 

Sendikal Mücadele surecinde, ihanetin, ikiyüzlülüğün, oportünizmin, ne olduğunu Türkiye emekçilerine en iyi anlatan, en kararlı karşı duruşu sergileyen  ve “emeğin” karşıtlarına en tutarlı duruşunu göstererek,  ülkemizin sendikal mücadele tarihine böylesine onurlu katkılarını katan bir emek örgütlenmesinden kopup – daha gerilere kendisini çekmeye çalışanların ; yararına yönelik çocuklarına söyleyecek haklı gerekçelerinin olacağına ihtimal veremiyorum.

 

Emek mücadele sürecinde, dik duruşuyla, ilkeleriyle, kararlığıyla hep örnek olmuş böylesine bir mücadele surecini yorumlayamamak, anlayamamak büyük bir kayıptır, sansızlıktır diye düşünüyorum.

 

Yaşanan sureçte istenmeden yapılan eksikler ve hatalar muhakkak olacaktır. Ve olmalıdır da….bu  yol uzun erimli ve sabırla, kararlılıkla alınması gereken bir yoldur. Eksikler üzerinden gerekçeler üretip böylesine büyük bir emeği parçalamak, küçültmek yerine, oralarda katkılarını sunup- durumu daha ileriye taşımanın yolları aransaydı daha tutarlı ve onurlu bir çizgi olmayacak mıydı ? diye soruyorum…..

 

Gölcükteki Öğretmenlerin; sendikal mücadele surecinde yaratıkları heyecanı ve kararlılığı birlikte yaşamış bir kamu emekçisi olarak;  son dönemlerde olup biteni hayretle takip eden bir “kamu emekçisi” kimliğimle,  yarına yönelik kendimi sorumlu gördüğüm için, toplumu “atom ize” edip daha sonra örgütsüzleştirmeye çalışanlara karsı uyanık olalım diyor, Dünya emekçilerinin,  Birlik Dayanışma ve      Mücadele günü olan “ 1 MAYISI”  kutluyorum.  

 

 

                                                                                       Gündüz IŞIK

                                                        ( BES )ÜYESİ VE VARTOLULAR DERNEK BAŞKANI

 

 

 

 

http://www.vartositesi.com

VARTONUN ÇIĞLIĞI

Nisan 30, 2008 - MAKALE - Yorumlar (1) - Yorum yaz! - Kalıcı Bağlantı